4 Ekim 2024 Cuma

 

Kaz Dağı / İda Dağı - Çanakkale

Geçmişten günümüze Troas (Biga Yarımadası) bölgesinde, yerleşme, coğrafi konum, iklim, flora ve fauna, mitoloji, eko-sistem ve tarih içinde binlerce yıllık kültürlerin oluşması, Kaz Dağı ya da diğer adıyla İda Dağı'nın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. 

İnsanlığın doğal ve kültürel evrensel değeri, efsanelerin kutsal dağı Kaz Dağı'dır. İda Dağın etrafı Troya başta olmak üzere; Adramytium, Antandros, assos, Lemponia, Gargaria, Kebren, Skepsis gibi çok önemli antik yerleşimlerle çevrilidir. Bayramiç'teki Hadimoğlu Konağı, 1357-1365 yıllarında yapıldığı düşünülen Hacı Bali Camii ve 1792 tarihinde yaptırılan Camii-Cedid (Karşıyaka Camii) görülmeye değer eserlerdir. Yenice İlçesindeki Etnografya müzesi, Pazarköy'deki Mültezim Konağı, Yenice-Hamdibey'de Kuvâ-yi Mîlliye Kahramanı Köprülü Hamdi Bey'in heykeli görülmeye değer yerlerdir. Türkmen kültürünü enyansıtan Tahtakuşlar Etnografya Müzesi diğer önemli değerli Kaz Dağı ile özdeş olmuş yerlerdir.

Kaz Dağı'nda halen geleneksel yaşam biçimlerini bozmadan devam ettiren Türkmen köylüleri, her yıl Ağustos Ayı'nın son onbeş günü Sarıkız Tepe'sinde geleneksel Sarıkız şenliklerinin yöresel kıyafet ve adetlerine uygun olarak "Sarıkız Şenlikleri" olarak kutlamaktadırlar. Afrodit'in güzel seçildiği, tarihte bilinen ilk güzellik yarışmasının yapıldığı Ayazma'da halen her yıl Ağustos ayında bu geleneksel devam ettirilip Kaz Dağı Güzeli seçilmektedir. Kaz Dağı; Bayramiç'te Ayazma, Çandır, Muhteşem Süleyman, Dalak Suyu, Güre'de Pınarbaşı gibi ören yerleri ile Şahindere Kanyonu, Hasanboğuldu, Sutüven Göletleri ve su kaynakları gibi doğal güzellikleri, taş evleri ile dikkat çeken köyleri, tepe noktalardaki orman gözetleme kulelerinin yer aldığı manzara noktaları, şifalı suları, kaplıcaları, Sarıkız Şenlikleri ile dikkat çeken Sarıkız Tepesi gibi daha bir çok zenginliklere ev sahipliği yapmaktadır.


 

 

 

Daphne ile Apollon Efsanesi - Hatay



 Zeus’un oğlu Işık Tanrısı Apollon, ırmak kenarında genç ve güzel bir kız görür. Bu eşsiz güzelin adı Daphne (Defne)’dir. Apollon onunla konuşmak ister. Fakat Defne, Işık  Tanrısı'ndan kaçmaya başlar. O kaçar, Apollon kovalar bir taraftan da “kaçma seni seviyorum” diye bağırır. Defne ise korkuya kapılır ve kaçmaya devam eder. Apollon’a gelince, bu güzel periyi mutlaka yakalamak istemektedir. Aralarındaki mesafe gittikçe kısalır ve bir an gelir ki Defne, Apollon’un nefesini saçlarının arasında duyar. Artık kurtuluş imkanı kalmadığını anlayan Defne, birden durur ve ayağı ile toprağı kazıyarak şöyle bağırır: “Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru.” Bu içten yalvarış üzerine Defne organlarının ağırlaştığını, odunlaştığını hisseder. Göğsünü gri bir kabuk kaplar, kokulu saçları yapraklara dönüşür, kolları dallar halinde uzar, körpe ayakları kök olup toprağın derinliklerine dalar, bir defne ağacı oluverir.

Bu manzara karşısında şaşıran Apollon, Defne’nin ağaç oluşunu hayret ve üzüntü ile seyreder. Sonra da sarılır ve sert kabukları altında hala çarpmakta olan kalbinin sesini duyar ve şöyle seslenir: “Defne, bundan sonra sen, Apollon’un kutsal ağacı olacaksın. O solmayan ve dökülmeyen yaprakların, başımın çelengi olacak. Değerli kahramanlar, savaşlarda zafere ulaşanlar, hep senin yapraklarınla alınlarını süsleyecekler. Şarkılarda, şiirlerde adımız yanyana geçecek." Bu tatlı sözler üzerine Defne, dallarını eğerek Apollon’u saygı ile selamlar.

Bu öykünün geçtiği yer bugünkü Harbiye’dir. Apallon teessür ve heyecan içinde o ağacı amblem olarak alır ve parlak yapraklarından başına bir taç yapar. İşte o zamandan beri şiir ve silah zaferi Defne dalı ile ödüllendirilir ve inanışa göre Defne’nin gözyaşları bugün hala Harbiye’de şelaleler meydana getirmektedir.

 

 

 

 

 


İkinci Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi - Edirne

 

İkinci Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi - Edirne

Tunca Nehri kıyısında bulunan İkinci Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi, Edirne’nin en önemli yapıtlarındandır. Cami; tıp medresesi, imaret, darüşşifa, hamam, mutfak, erzak depoları ve öbür bölümleriyle geniş bir alana yayılmıştır.

II. Bayezid'in 1484-1488'de yaptırdığı külliyenin mimarı Hayreddin'dir. Çok etkileyici bir görünümü olan külliye küçüklü büyüklü yüze yakın kubbeyle örtülüdür.

Darüşşifa'da özellikle akıl hastalarının müzik ve su sesiyle iyileştirilmesi ana ilkeydi. Ayrıca külliyenin göz tedavisi için de yine önemli bir merkez olduğu anlatılmaktadır. Külliye bütünüyle kültür tarihi yönünden önemlidir. Bu bölüm günümüzde Sağlık Müzesi olarak hizmet vermektedir. Sultan II. Bayezid Külliyesi'ni oluşturan ve o dönemde akıl hastalıklarının müzik ve su sesi ile tedavi edildiği “Şifahane ve Tıp Medresesi” Trakya Üniversitesi tarafından İkinci Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi'ne dönüştürülmüştür. Müzeye 2004 yılında Avrupa Konseyi tarafından "Avrupa Müze Ödülü" verilmiştir. 

Külliyenin Bölümleri

Darüşşifa (Hastane) 

Darüşşifa; dikdörtgen planlı ana bina ve ona bitişik altıgen planlı ruh ve sinir hastalıkları bölümü olarak iki kısımdan oluşmaktadır. Cümle kapısından girildiğinde ilk avlunun güneybatısında önü revaklı 7 birim bulunmaktadır altı birim kubbeyle, yedincisi tonozla örtülüdür. Avlunun kuzey köşesinde yer alan hastane mutfağı dört birimden oluşur; üçü kubbeli, biri tonoz örtülüdür.

Avlunun güneybatısında bir sonraki avluya geçişi sağlayan sivri kemerli bir eyvan yar alır. Eyvanın yanlarında, ikişer kubbeyle örtülü birer mekâna eyvandan geçilir. İkinci avlunun yanlarında birer eyvan ve eyvanlardan geçilen ikişer oda bulunur.

Avlu aksında ruh ve sinir hastalıkları bölümünün girişi yer alır. Altıgen planlı bu bölümde bir evyen, bir oda şeklinde, havuzlu orta mekânın etrafına sıralanmış 12 birim bulunmaktadır. Girişin karşısındaki eyvan cepheden dışa taşkın olarak düzenlenmiştir. Orta mekânın üzeri aydınlık fenerli bir kubbeyle örtülüdür.

Tıp Medresesi

Kareye yakın dikdörtgen planlı tıp medresesi, revaklı avlu etrafına üç yönden sıralanmış 18 oda ve bir dershaneden oluşmaktadır.

Bütün birimler kubbe örtülüdür. Geleneksel dershane düzeninden farklı olarak buradaki dershanede girişin sağındaki merdivenle bir mahfile çıkılır.

Dershane alanına hâkim bu mahfil öğrencileri tıbbi uygulamaları seyredebilmeleri için tasarlanmıştır.  

Tabhane (Misafirhane)

Caminin iki yan cephesine bitişik olarak birer tabhâne inşa edilmiştir. Hem son cemaat yerine hem de yanlardan dışarıya kapıları olan bu tabhâneler, Orta Asya’dan beri Türk mimari geleneğinin alışılmış plan tipi olan çaprazlama dört eyvanla köşelerde dört oda şemasına göre yapılmıştır.

Gelip geçen yolcuların misafir edilmeleri için XIV-XV. yüzyıl Osmanlı mimarisinde yaygın olan tabhânelerde, dışarıdan pabuçla girildiğine göre pabuçluklar yapılmış, odalarda misafir edilenler için her odada birer ocak inşa edilmiştir. Buradan, nekahet dönemindeki hastalar, yolcular, işsizler ve konuklar ücretsiz olarak yararlanırlar. 

Cami

Üç taraftan girişi olan cami avlusu kubbeli revaklarla çevrilmiştir. Çift renkli taşlardan yapılmış revak kemerlerinden bazıları granit, bazıları beyaz mermer, bazıları ise yeşil breşten sütunlara oturur. Avlunun dış duvarlarında çift sıra halinde pencereler açılmıştır. Evliya Çelebi, bu avluda bizzat Sultan Bayezid tarafından dikilmiş, bugün hiçbir izi kalmayan dört selvi ağacı olduğunu bildirir.

Ortada evvelce üstünün bir saçakla örtülü olduğu bazı izlerden anlaşılan mermerden büyük bir şadırvan havuzu vardır. Avlu zemininde ayrıca bir de kuyunun bulunduğu tesbit edilmiştir. Son cemaat yeri mimari bakımdan revakların devamı tesirini bırakmakla beraber zengin mukarnaslarla geçilen ortadaki kubbe diğerlerinden daha yüksek olarak yapılmıştır. Ayrıca iki yanındaki kubbeler de içten spiral dilimlidir. Son cemaat yerinin son iki bölümünden tabhânelere geçilir. Mermer minber emsali arasında en güzellerinden biridir.

Osmanlı devri Türk sanatında ilk olduğu kabul edilen ve cami hariminin sol köşesinde yer alan hünkâr mahfili, çift renkli mermerlerden yapılmış kemerler üstündedir. Etrafını şebekeli mermer bir korkuluk çevirir.

İmaret

Beyazıt Külliyesi vakfiyesinde gösterilen personelin çokluğu yanında tabhânelerde misafir edilenler, medresede barınan öğrenciler, dârüşşifâda tedavi edilen hastalar da hesaba katıldığında bu vakıf sitesinde hayli kalabalık bir topluluğun varlığı anlaşılır. Bunlar için külliyenin dış avlusunun sol tarafına aşhane-imaret tesisleri inşa edilmiştir.

Camiye yakın olan birinci kitle kare bir avlunun etrafını saran kubbeli mekânlardan ibaret olup üç kubbeli boydan boya uzun bir koğuş halindeki mekânın yemekhane olması muhtemeldir. Avlunun diğer kenarında ortada tek pâyeye dayanan kubbeli dört bölümlü bir mekân ile bununla bağlantılı beşinci bir mekân vardır. Dört kubbenin üzerlerinde aydınlık fenerleri görülür. İkinci yapı kitlesi ise iki parçadan meydana gelmiştir. Bunlardan ortada büyük pâyesi dört kubbeli kare planlı olanı mutfaktır.

Osmanlı’da Kokular ve Şifalı Bitkiler

   Osmanlı’da Kokular ve Şifalı Bitkiler

 Osmanlı Devleti, gelecek nesillere kokuları ile de iz bırakmışlardır. Sofralardan mektuplara, kaftanlardan fermanlara, kokulu nargilelerden kokulu mendillere kadar birçok alanda çeşitli kokular kullanmışlardır. İslam dininde güzel koku kullanmanın sünnet olması Osmanlı devletinin büyük önem vermesine de sebep olmuştur. Güzel kokular kişinin ruh halini etkilediği düşünülür ve şifahanelerde kullanılırdı.

Osmanlı’da koku bazen devlet politikası olarak da karşımıza çıkmıştır. Örneğin, huzura kabul edilmeden önce elçilerin ellerine gül suyu serpilmesi, padişahın vezir-i azam ve sadrazamların divan-ı hümayuna çıkmadan önce amber sürmeleri gelenek haline gelmiştir. Güzel koku Osmanlılarda bir yaşam tarzı haline gelmiştir. Mekânlarda kokular ihmal edilmez, cami ve medreseleri kokulandırırlardı.Gül,islami olarak hazreti Muhammed'i temsil ettiği için ruha şifa olduğu inanılır.
Osmanlı kültüründe kokular henüz üzerinde çok fazla çalışılmamış olmasına rağmen gündelik yaşamda sıkça kullandıkları pek çok kaynakta geçmektedir. Modern hayat ile birlikte ruhi bunalımlar sıkça yaşanmaktadır. Ancak bu süreç Osmanlı Devleti’nde de dikkat çekmiştir. Ortaçağda kilise görevlileri psikolojik rahatsızlığı olan kişileri ‘içine şeytan girmiş’ diyerek yakarken, Selçuklu ve Osmanlı Devleti onları şifahanelerde güzel ses ve kokularla tedavi ediyordu. Bu kültürden yola çıkarak bizim kültürümüzde de güzel kokulu maddelerin bir cennet hatırası ve peygamberimizin terinden aldıkları inancı yerleşmiştir. Güzel koku ile temiz ve saf ruhlar arasında ilişki kurulmuş, meleklerin güzel kokuyu sevdiği, kötü kokulardan rahatsız oldukları kabul görmüştür. Bazı araştırmada koku tedavisi uzmanları tarafından güzel kokular, uçucu yağlar ve bitkilerin hormonları etkilediğini bulmuştur. Bir başka araştırmaya göre kokuların insan beyninde ki hatıraları harekete geçirmesini sağlıyordu. Bu yüzden bazı kokular canlandırıcı bazı kokular ise sakinleştiricidir. Bilinen bazı kokulu yağlar antiromatizmal, antiseptik, antiviral, antidepresan tedavi edici özelliği olduğu ortaya çıkmıştır. Geleneksel Batı tıbbında da keskin kokulu bitkilerin yağları, mikrop öldürücü olarak görülmüştür. Mesela salgın hastalık zamanlarında hastaların odaları biberiye tütsüsüyle kokulandırılmıştır. Yine böyle dönemlerde hekimler hastalık kapmamak için ellerini fesleğen yağı ile ovmayı tavsiye etmişlerdir.


Osmanlı Devleti’nde hoş kokularla hazırlanmış çeşit çeşit eşya kullanmak adeta bir hayat tarzıydı. Mesela aydınlanma için yakılan mumlara, Kur’an-ı Kerim yazmakta kullanılan mürekkeplere, misafire el yıkaması için getirilen ibriğe muhakkak güzel koku karıştırılırdı. Osmanlı evlerinde yetiştirilen fesleğen ve nane gibi güzel kokulu bitkiler sinek ve böcekleri uzak tutardı. Osmanlı’da güzel kokuları hazırlamak, ilaç, güzellik malzemeleri ve baharatları da hazırlayan aktarların işiydi. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde aktardığına göre XVII’ inci yüzyılda, İstanbul’da binlerce aktar ve bunun yanında çeşitli gülsuyu satıcıları, kokulu yağ imalatçıları bulunuyordu. Her bir aktar, ustasından öğrendiği ve kendisinin geliştirdiği belli bir formülde ustalaşırdı. Zamanla ustalıklarını koku alanına yönelten aktarlara ıtriyatça denilmeye başlanmıştı.
Kokuların  vücudumuzdaki etkisi aşağıdaki gibidir. 
Amber: Amber yağı (kehribar) veya sıvı amber, bir çam ağacı türünden elde edilir. Amber, özellikle kalple ilgili hastalık ve problemlerde önerilir.
Misk: Hz. Peygamber’in özellikle misk yağını kullandığı rivayet edilir. Misk sakinlik, dinginlik verir, kalp ve cinsel problemlerin tedavisinde önerilir.
Reyhan: Öksürüğü ve baş dönmesini keser. Bağırsak gazlarını giderir. İştah açar. Ağız yaralarına faydalıdır. Saç dökülmesine karşı etkilidir ve saçları kuvvetlendirir.
Sümbül: Soğanı ur, çıban ve yaralarda kullanılır. Çiçeği ise iştah açıcıdır.
Nefes darlığına, uykusuzluğa, karaciğer hastalıklarına, sarılığa, cinsel gücü artırmaya faydası vardır.
Nergis: Cömertliği arttırır. Kendini sevme ve onaylama duygusunu harekete geçirir.Geniz tıkanıklığını açar, mide rahatsızlıklarına faydalıdır. Rutubet ve safradan meydana gelen baş ağrısına karşı etkilidir.
Gül: Güneş ısısını gül suyuna vurdukça, yağın doğal olarak oluşumuna neden olur. En az toksik olan yağdır. Gül kokusu hafızayı güçlendirir, unutkanlık sorununu azaltır. Baş ağrısına iyi gelmektedir. Gül suyunun ferahlatıcı özelliği vardır. Cilt hastalıkları içinde gül kullanılmıştır.Yasemin: Duygu halini yükseltir ve mental/fizîkî depresyonu baskılamaktadır. Yasemin yağı öksürük veya soğuk algınlığına faydalıdır. Ayrıca burun ve solunum yollarında olan tıkanıklıkları temizler ve horlamayı azaltır.

İnsanlık tarihi boyunca birçok hastalık bitkiler kullanılarak tedavi edilmeye çalışılmıştır. Özellikle 1990’lı yıllardan sonra, tıbbi ve hoş kokulu bitkilerin yeni kullanım alanlarının bulunması, doğal ürünlere olan talebin artması; bu bitkilerin kullanım hacmini her geçen gün arttırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de Anadolu’da baharat nakliyatı önemini korumuştur. Yeni yollar ve kervansaraylar yapılmış ve bunların korunmasına önem verilmiştir. Osmanlı Devleti’nde yüzyıllardan beri bitkiler çeşitli hastalıkların tedavisinde tıbbi amaçlı olarak kullanılmıştır.

Osmanlı Devleti’nde bazı hastalık ve tedavilerinde kullanılan bitkiler şunlardır;
Böbrek hastalıkları: Altın otu, atkuyruğu, ayrıkotu.
Cinsel isteksizlik: Demir dikeni, kakule, meyankökü, safran, zencefil.
Hazımsızlık: Anason, dereotu, havlıcan, kakule, kimyon, papatya, rezene, yenibahar, zencefil
Hemoroit: Civanperçemi, kuşburnu, mazı, sultan otu, zencefil.
Kabızlık: Keten, rezene, sinameki, sinirli ot tohumu.
Kalp rahatsızlıkları: Alıç, ökseotu.
Kanserden korunma: Isırganotu, kırmızıbiber, ökseotu.
Karaciğer rahatsızlıkları: Enginar, hindiba, Kurtpençesi, meryemana dikeni, zerdeçal.
Menopoz: Civanperçemi, adaçayı, anason, papatya, tarçın.
Mide kanaması: Civanperçemi, kuşburnu, sumak.
Mide bulantısı ve ağrıları: Eğir kökü, nane, zencefil.
Prostat büyümesi: Eğir kökü, yeşil çay, zerdeçal, ısırganotu kökü.
Romatizma ağrıları: Anason, atkuyruğu, biberiye, karanfil, kekik, lavanta, melisa, papatya.
Safra kesesi rahatsızlıkları: Altınotu, civanperçemi, karahindiba, pelinotu, zerdeçal.
Soğuk algınlığı, üşütme ve öksürük: Ardıç, ebegümeci, ekinezya, ıhlamur, karanfil, meyankökü, nane, okaliptus, papatya, zencefil.
Stres, depresyon ve endişe: Anason, kantaron, lavanta, melisa, papatya, rezene, şerbetçi otu.
Unutkanlık ve hafıza zayıflığı: Adaçayı, biberiye, kakule, yeşil çay, zencefil.
Uyku bozukluğu: Anason, çuha çiçeği, kediotu, melisa, papatya, rezene, şerbetçi otu.
Yorgunluk: Adaçayı, biberiye, meyankökü, kakule, kekik, kuşburnu, zencefil.
Yüksek kolesterol: Biberiye, kekik, kuşburnu, üzüm çekirdeği, yeşil çay, zencefil.
Yüksek şeker: Kudretnarı, mahlep, tarçın, mersin.
Zayıflama çayı: Biberiye, kiraz sapı, mısır püskülü, rezene, sinameki, zencefil, zerdeçal, yeşilçay.

3 Ekim 2024 Perşembe

Müzikle Tedavi

  Kaz Dağı / İda Dağı - Çanakkale Geçmişten günümüze Troas (Biga Yarımadası) bölgesinde, yerleşme, coğrafi konum, iklim, flora ve fauna, mit...